Darbem- Marmaris

15 Temmuz Öncesi ve Darbe Sırasında Marmaris’te Neler Oldu?

Darbem-Marmaris özel raporunda Erdoğan ve havuz medyasının paylaştığı bilgilerle gerçekte olan olayları kronolojik olarak karşılaştırdık. 

Rapor 5-14 Temmuz,2016 arasında ve 15 Temmuz,2016 günü  yaşanan olaylara ve Erdoğan’ın gizemli Marmaris tatiline mercek tutuyor. Önemli başlıklardan bazıları:

  • Erdoğan neden Marmaris’te olduğunu gizlemeye çalıştı?
  • 14 Temmuz’da hangi kuvvet komutanının uçağı Dalaman’daydı?
  • 14 Temmuz’da Dalaman’da ortaya çıkan havacı korgeneral kimdi?
  • Darbe gününde, iletişim çağında, Akar-Fidan-Erdoğan ve Başbakan nasıl oldu da birbirleri ile görüşemediler?
  • Erdoğan yerel basına konuşmayı ne zaman yaptı?
  • Marmaris görevini kim planladı?

 

Darbem Marmaris raporunu okumak için aşağıdaki linke tıklayınız.

 

   15 Temmuz Marmaris Raporu

 

Dropbox link:

https://www.dropbox.com/s/njv8xggeofbqj3l/15-Temmuz-Marmaris.pdf?dl=0

15 Temmuz Gecesi Hazırlık İkazı ve Birlik Emrini Kim Verdi?

emir1

Yukarıda görmüş olduğunuz belge Türk Silahlı Kuvvetleri personeline yapılan kumpasın delillerinden sadece biridir. Emir Osman Kardal albay tarafından çekilmiş gibi görünüyor. Fakat  Kurmay Albay Osman Kardal bu iddiayı redderek  mahkemedeki ifadesinde belge ile ilgili şunları söyledi:

“Adım ve makamım kullanılarak şahsıma komplo kurulmuştur. Harekat merkezinden  çekilmiş, hazırlanmış bir evrak yoktur. Silahlı Kuvvetler Komuta Harekat Merkezi dışında başka bir bilgisayardan benim adıma çekilmiştir.  “

“Şehit ailelerine saygım sonsuz. Herkese Allah’tan rahmet diliyorum. Ben bir gram mesaj, bir emir verdiysem cezalandırılmaya hazırım.”

Bu belgeye göre:

  • Birliklerin darbe girişiminden haberleri yok
  • Özel Kuvvet unsurlarını emirle çağırdılar. Semih Terzi general darbe yapmak için değil emir verildiği için Ankara’ya geliyor.
  • Bir kısım grupların Türk Silahlı Kuvvetler personeline ve Türkiye Cumhuriyetine kumpas kurduğu ve yüzlerce masum insanın kanına girildiği anlaşılıyor.

SADAT’IN 15 TEMMUZ DÖKÜMANI VE DEĞERLENDİRME

Ülkemizde insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü konularında yaşanan problemlerin temelinde, dürüstlükten ve şeffaflıktan uzaklık, kolaycılık, hayalcilik, kayırmacılık, ahlaken tutarsızlık, milli ve dini değerleri, töreyi, geleneği ve kullanabilecek her şeyi kişisel çıkarlara kurban eden aymazlık bulunmaktadır. Bu problemler Osmanlı Devletinin bozulmasına ve çöküşüne zemin hazırlamış, hatta acı bir şekilde tarih sahnesinden çekilmesine neden olmuş, Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunda en büyük engel olarak karşımıza çıkmış, ülkemizin çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmasının önündeki en büyük handikap olarak var olagelmiştir. Bu problemleri borçlu olduğumuz kimseler, sağcı/solcu/sosyalist/faşist/ulusalcı/milliyetçi/dindar etiketleriyle ortaya çıksalar da siyasi, dini, etnik yönelimlerini farklı gösterseler de aslında hepsinin ortak yönü samimiyetsizlik, yalancılık, ötekine tahammülsüzlük, “öteki” olan her şeyi toptancı bir anlayışla düşmanlaştırma, kendi sesi dışındaki seslerden nefret etme, kendisini eleştirmek yerine başkalarını yokluğa mahkûm etme, çıkarının söz konusu olduğu yerde değerlerinden ve dünkü söylemlerinden çok rahat vazgeçme, amaca ulaşmak için her yolu mübah görme, İslam Dinini, Ulusumuzun tarihini, Atatürk’ü, kısacası toplum için mana ifade eden her değeri makyavelist bir anlayışla kişisel çıkarları için sonuna kadar kötüye kullanmadır.

Bu anlayışın dışa vurumu, yıllar içerisinde 6-7 Eylül 1955 olayları, 12 Eylül 1980 öncesi solcu-sağcı Alevi-Sünni çatışmalarına zemin hazırlanması, yer altı örgütlenmeleri, DHKP-C, PKK, Hizbullah, kontrgerilla, Yeşil, Susurluk çetesi ve günümüzde Erdoğan ve AKP’ye sırtını dayamış hatta iç içe geçmiş SADAT dahil tüm illegal yapılar olarak karşımıza çıkmaktadır. Toplumun bir kesimi ahlaki çöküntüden dolayı maalesef SADAT ve benzeri illegal yapılara sahip çıkmaktadır. SADAT’ın 15 Temmuz iddialarına yönelik hazırladığı doküman, şirketin yukarıda ifade edilen problemler sarmalında sürüklendiğini açıkça göstermektedir.

SADAT veya başka hangi şirket olursa olsun, şirket kimin tarafından kurulursa kurulsun ve kimin tarafından desteklenirse desteklensin, devletimizin kanunlarının dışına çıkmadığı, faaliyetlerinde şeffaflıktan ve denetlemeye açıklıktan ayrılmadığı, devletin çıkarlarına ve bireylerin temel haklarına zarar vermediği sürece eleştirilmesi söz konusu olamaz. Ancak bu temel kurallara uymayan bir şirket, ister emekli bir general ve etrafındakiler tarafından kurulsun, ister kendisini İslam Dünyasının kurtarıcısı gibi lanse etsin, ister Türkiye’nin ve Müslüman dünyanın önemli problemlerine merhem olacağını söylesin; eleştirilmekten, Türkiye’ye hukuk tekrar geldiğinde yargılanmaktan, hatta ileride uluslararası mahkemelerin önünde bütün dünyaya hesap vermekten kurtulamaz.

SADAT’ın hazırladığı dökümanda, şirket hakkında son beş yıldır gündeme getirilen çok ciddi ve somut iddialara ve şüphelere açıklıkla ve tatmin edici şekilde cevap vermek yerine iddia sahipleri suçlanmış, bolca logo, fotoğraf ve slogan kullanılmış, “icraatın içinden” anlayışıyla Erdoğan’ın ve Hükümetin reklamı yapılmıştır. Dokümanın geneli sanki alınacak ihaleler için hükümete mesaj verme kaygısıyla, bir siyasi parti tanıtım broşürü gibi hazırlanmıştır.

Erdoğan’ın yargıya yaptığı ağır baskıyı, kişisel çıkarları uğruna yargıyı şekillendirmek için ortaya koyduğu çirkinlikleri, on binlerce masum insanın cezaevlerine doldurulduğunu, TSK’nın içinin boşaltıldığını, olaylara hiçbir şekilde karışmamış on binlerce TSK mensubunun Milletin gözünün içine bakarak harcandığını, ülkemizin tarihinde görülmemiş boyutta ayyuka çıkan yaygın ve sistematik işkenceleri, insan onuruna aykırı muameleleri görmemek için bir insanın vicdandan nasibinin kıt olması gerekir. SADAT, dokümanını, sanki Adalet Ütopyasının gerçekleştiği bir ülkede yaşanıyormuş gibi kaleme almış, böyle yaparak faaliyetleri ve ilişkileri konusundaki tereddütleri katlamıştır. Aslında SADAT’a sorulacak şu soru gerçeği tüm açıklığıyla ortaya koymaktadır:

“Bu kadar gizli, kapaklı, şaibeli, kontrolden uzak bir şirket; Türkiye’de değil de, eğitim ve bilinç seviyesi yüksek, hak ve özgürlükleri savunmaya kararlı liderleri olan, keyfiliğin değil kuralların ve hukukun hâkim olduğu gelişmiş bir demokraside kurulabilir mi? Sürdürülebilir mi?”

KESKİN NİŞANCILAR KONUSUNDA İNCELEME

SADAT dokümanını hazırlayanlar tahmine ve iftiraya dayalı suçlamalara maruz kaldıklarını ifade ederken, dokümanlarını tahmine ve iftiraya dayalı suçlamalarla örgülemişler.

Sayfa 7: “Muhtemelen darbe başarılı olsaydı darbecilerin işledikleri suçlar SADAT A.Ş.’nin üzerine yıkılarak gerçek suçlular aklanacaktı.”

Sayfa 10: 15 Temmuz gecesi ellerine bulaşan kanı gizlemek ve aynı zamanda bir taşla iki kuş vurmak için çeşitli yalan ve iftiralarla SADAT’a pek çok suçlama yönelttiler.”

Sayfa 13: “Amaç köprüde tankların üzerinden ağır makineli tüfekler ve piyade tüfekleri ile yapılan atışlarla şehit edilen 2’si polis 34 kişinin ölümleri ile ilgili kendi suçlarını örtbas ederek kafaları bulandırmak ve daha da kötüsü Batı’da algı oluşturarak Türkiye aleyhine atılacak adımlar için zemin oluşturmaktır..”

Sayfa 14-15: “15 Temmuz’un üzerinden 1 yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen köprüden bugün bile geçtiğimizde üzerinde aynı noktada bir karaltı durmaya devam etmektedir. Acaba keskin nişancıyı orada mı unuttular !!!”

Sayfa 14: “…bu karalama propagandasına alet olmuş bir televizyon kanalının (A Haber) haberinden alınmış bir kare bulunmaktadır.”

 

SADAT’ın iç yüzünü anlattığımız sayfamıza buradan ulaşabilirsiniz.

 

SADAT, “Bizim adamlarımız kesinlikle 15 Temmuz olaylarında silah kullanmamıştır” demek yerine ileride SADAT’çılar yargılanırken onlara tekrar hatırlatılacak olan “15 Temmuz’da kesinlikle keskin nişancılar yoktu” iddiasında bulunmuştur. İstanbul’da Boğaz Köprüsü, Borsa Binası, Atatürk Havalimanı gibi farklı yerlerde keskin nişancılar olduğuna dair çok somut ve ciddi birçok iddia varken, SADAT sadece Boğaz Köprüsü üzerindeki keskin nişancı iddiasını çürütmeye çalışmıştır. Keskin nişancı haberlerini aylaca gündemde tutan, yaşanan olayların tanıkları ile röportajlar yapan yandaş kanallardır. Durum böyle iken SADAT’ın dokümanında A Haber’i suçlayan ifadesi kafaları daha da karıştırmaktadır. Erdoğan yandaşı A Haber Kanalı neden SADAT’a karşı karalama kampanyası düzenlesin? A Haber’deki bu bilgi doğru değilse, A Haber 15 Temmuz konusunda başka hangi konularda yönlendirme haberleri yapmış ve karalama kampanyası düzenlemiştir?

SADAT dokümanında “Bugün bile aynı yerde karaltı görülmektedir” denileceğine o karaltının fotoğrafı konulsaydı belki daha inandırıcı olunabilirdi. Ayrıca Boğaz Köprüsünde keskin nişancılardan birinin köprünün ayağının üzerinde olduğuna tanıklık edenler olduğu gibi, diğer keskin nişancının çevredeki tepede yer aldığını beyan eden AKP taraftarı tanıklar da var. 15 Temmuzda keskin nişancıların halka ateş ettiğini ve sivilleri öldürdüğünü ortaya koyan şahitler, Erdoğan’a destek vermek için o gece dışarıya çıkan/yönlendirilen AKP taraftarları veya bunların yakınlarıdır. Bu kişiler Boğaz Köprüsünde, İstanbul Borsa Binası yakınında, Atatürk Havalimanında ateş altında kalan, yaralanan kişilerledir ve bunların akrabalarıdır. SADAT’ın herkesten önce 15 Temmuz’un kurbanları olan AKP taraftarı bu insanların iddialarını yanıtlaması gerekir.

Erdoğan yanlısı genç yemin ederek sivil vatandaşlara ateş edenlerin askerler değil diğer istikamette halkı hedef alan polis memuru kıyafetli iki kişi olduğunu ve bu kişilerin sürekli halka ateş ettiklerini ifade ediyor.

Sol üst, Erdoğan yanlısı genç yemin ederek sivil vatandaşlara ateş edenlerin askerler değil diğer istikamette halkı hedef alan polis memuru kıyafetli iki kişi olduğunu ve bu kişilerin sürekli halka ateş ettiklerini ifade ediyor.[1] Sağ üst, Boğaz Köprüsündeki başka bir görgü tanığı, halka ateş eden Keskin Nişancıların yaralı insanlara yardım etmeye çalışanlara ve ambulanslara dahi ateş ettiğini söylüyor.[2] Alt, Boğaz Köprüsündeki görgü tanıkları insanlara ateş ederek öldüren kişinin Keskin Nişancı olduğunu ve gizlendiği için Keskin Nişancıyı göremediklerini ifade ediyorlar.[3]

Nihal Olçok kocası Erol Olçok ve oğlu Abdullah Tayyip Olçok’un nasıl planlı şekilde bir sniper tarafından öldürüldüğünü anlatıyor.[4]

İstanbul borsa binası üzerinden insanlara ateş ederek onları öldürenin keskin nişancı olduğunu…….

Solda, olaylarda yaralanan Müslüm Ergin İstanbul borsa binası üzerinden insanlara ateş ederek onları öldürenin keskin nişancı olduğunu beyan ediyor.[5] Sağda, olaylarda yaralanan Ali Usta kendisini ve eşini ateş ederek yaralayan kişilerin kesinlikle keskin nişancılar olduğunu, koluna giren merminin izlediği yolun da bunu gösterdiğini net olarak ifade ediyor.[6]

 

Mahir Ayabak’ın 15 Temmuz’da siyah bir minibüs içindeki keskin nişancılar tarafından öldürüldüğünü……

Solda, Muteber Ayabak olaylar esnasında Erdoğan’a destek vermek için dışarıya çıkan oğlu Mahir Ayabak’ın 15 Temmuz’da siyah bir minibüs içindeki keskin nişancılar tarafından öldürüldüğünü beyan ediyor. Sağda, 21 Aralık 2016 tarihinde Ankara’da bir kişinin kaçırılması esnasında kullanılan siyah minibüs görülüyor.

OTOPSİ VE BALİSTİK İNCELEMELER

15 Temmuz ile ilgili Erdoğan’ın ve yandaşlarının tam olarak ortaya çıkmasından en fazla korktukları konu kimin kim tarafından nasıl öldürüldüğüdür. Otopsi ve balistik incelemeler konusunda Erdoğan ve yandaşlarına söylenecek söz “Elinizde ne varsa kamuoyu ile tam olarak paylaşın. Neden şeffaf olarak paylaşmıyorsunuz?” olmalıdır. Örneğin Boğaz Köprüsünde Keskin Nişancı tarafından öldürülenler içinde Erdoğan’ın yol arkadaşı ve seçim kampanyalarının koordinatörü Erol Olçok ve oğlu Abdullah Tayyip Olçok da vardı. Olçok ve oğlu olaylar başladığında köprüye gelen ilk grup göstericiler arasındaydılar. Olçok’un eşi Nihal Olçok katıldığı TV programında Erol Olçok ve oğlunu, onların kim olduğunu bilerek ve hedef alarak, bir Sniper’ın (Keskin Nişancı) öldürdüğünü net olarak açıkladı. Aşağıda 15 Temmuz kurbanlarından Erol ve Abdullah Tayyip Olçok’un otopsi raporları ve yapılan inceleme yer alıyor. Ayrıca o gece sadece köprünün ayağında değil köprü yakınındaki tepelik alanda da halka ateş edenleri gören tanıkların olduğu yukarıda ifade edilmişti.

EROL OLÇOK OTOPSİ RAPORU

11

12

13

14

15

16

 

ABDULLAH TAYYİP OLÇOK OTOPSİ RAPORU

17

1819

20

 

KÖPRÜDEKİ KESKİN NİŞANCI (Sivillere ateş eden diğer Keskin Nişancı ise Asya yakasındaki ağaçlık tepede mevzilenmiştir)

21

22

23

24

19 - Copy

 

Kaynak

[1] https://www.youtube.com/watch?v=FiOJoaR-l4Y (videoda zamanı 06:50)

[2] https://www.youtube.com/watch?v=j2NWTvGrls0 (videoda zamanı 00:47)

[3] https://www.youtube.com/watch?v=Dz0kziyTlZo (videoda zamanı 06:50)

[4] https://www.youtube.com/watch?v=wh1Zz-lLmMk (videoda zamanı 43:11)

[5] https://www.youtube.com/watch?v=VnEvLRRfk4E (videoda zamanı 01:00)

[6] https://www.youtube.com/watch?v=QHr9GT4LeYA (videoda zamanı 01:50)

 

2017 YÜKSEK ASKERI ŞURA KARARLARI

Picture1.png

Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Nasıl Yeniden Şekillendiriliyor

(Yazının özet halini okumaktasınız. Yazının uzun versiyonu için aşağıdaki linke tıklayınız)

https://15julyfacts.com/tr/2017-yuksek-askeri-sura-kararlari/

AKP Hükumeti, Erdoğan tarafından Allah’ın bir lütfu olarak tanımlanan 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin hemen ardından ülkede 3 ay süre ile Olağanüstü Hal ilan etmiş ve bugüne kadar Anayasa’ya aykırı olarak 3’er aylık dönemlerle uzatmaya devam etmiştir. Mevcut olağanüstü hal uygulamaları, Erdoğan’a (AKP hükumetinden ziyade) Türkiye’yi Anayasa Mahkemesi ya da Meclis’in herhangi bir denetimine tabi olmaksızın, Kanun Hükmünde Kararname (KHK)’ler ile yönetme imkanı tanımaktadır. AKP Hükumeti, mecut olağanüstü hali yayınlanan onlarca KHK ile suistimal etmek suretiyle bugüne kadar 150.000’den fazla devlet çalışanını tasfiye etmiştir. Bunlar arasında en dikkat çeken olgu hiç şüphesiz TSK’daki tasfiye süreci olmuştur ki hali hazırda TSK’daki eğitimli, laik ve demokratik dünya görüşünü benimsemiş, insan haklarına özen gösteren ve Batı ve NATO ile ilişkilere önem veren tüm amiral ve generallerin yüzde 80’i, kurmay subayların ise yüzde 90’ı tasfiye edilmiştir.

Askerlik kurumunun politize edilmesi, orta ve uzun vadede, Atatürk’ün yüzyıl önce teşhisini ve tedavisini yaptığı hastalıkların TSK’da yeniden zuhur etmesine neden olacak ve milli güvenliği ciddi oranda zafiyete uğratacaktır.

Öte yandan yayınlanan KHK’lardan birisi ile TSK’nın geleneksel emir komuta yapısı kökten değiştirilmiştir. Bu değişiklik ile Kara, Deniz ve Hava Kuvvetleri Komutanlıkları daha önceden bağlısı oldukları Genelkurmay Başkanlığı emrinden alınarak doğrudan Milli Savunma Bakanlığına bağlanmıştır. Böylece atamalar da dahil olmak üzere kuvvet komutanlıkları ile ilgili her türlü idari tasarruf doğrudan sivil bir makama verilmiştir. Bu düzenleme Genelkurmay Başkanlığını sembolik bir danışmanlık rolüne indirgemekle kalmamış Silahlı Kuvvetler’deki emir komuta birliğini, planlama ve koordinasyonu ve kısaca askeri sistemin tabanını felç etmiştir. İlave olarak, TSK’daki general seviyesindeki üst düzey personel ile ilgili tüm terfi, atama ve emeklilik kararların alındığı ve askeri personelin görevden alınmasına ya da görevlerinin uzatılmasına karar verildiği Yüksek Askeri Şura (YAŞ)’nın yapısı ve çalışma şekli de çarpıcı bir şekilde değiştirilmiştir. Bu yeni yapı ile TSK’nın üst düzey personeline ilişkin kararlar alan YAŞ’ta 4 yıldızlı general amirallerden daha çok sivillere karar yetkisi verilmiştir. Yapılan bu değişiklikler ile TSK’nın Atatürk’ün kurduğu laik demokratik yapıdan uzaklaşmasının yanısıra Türkiye’de askerin politika ile içli dışlı hale gelmesine yol açması kaçınılmazdır. Askerlik kurumunun politize edilmesi, orta ve uzun vadede, Atatürk’ün yüzyıl önce teşhisini ve tedavisini yaptığı hastalıkların TSK’da yeniden zuhur etmesine neden olacak ve milli güvenliği ciddi oranda zafiyete uğratacaktır.

Nitekim 15 Temmuz sonrasındaki Milli Güvenlik Kurulu ve YAŞ kararları incelendiğinde, alınan kararların mevcut realiteye dayalı akılcı tedbirlerden ziyade Erdoğan’ın şahsi politikalarını desteklemeye matuf uygulamalar oldukları, TSK’daki atama ve terfilerin ise yeterlik ve kifayetten ziyade Erdoğan ve aşırı ulusalcı Vatan Partisi lideri Perinçek’e sadakat esasına göre yapıldığı net bir şekilde görülmektedir.

Örneğin 2016 YAŞ kararları ile Erdoğan ve AKP, TSK’nın tüm kritik emir komuta mevkilerini aşırı ulusalcı Perinçek bağlısı ve Ergenekon-Balyoz sanığı subaylara teslim ederken birçok amiral ve generali şura öncesi istifaya zorlayarak kendi tasfiyelerini kapatmıştır.

2017 YAŞ kararlarına bakıldığında ise gariplikler ilk bakışta göze çarpmaktadır. Üst düzey komuta kademesindeki mevcut boş kadrolara rağmen sadece 6 amiral ve general üst rütbelere terti ettirilmiş, üstüne üstlük Orgeneral, Korgeneral ve Tümgeneral rütbelerindeki toplam 14 amiral ve general emekliye sevkedilmiştir ki bu durum TSK’daki komuta ve kontrolü daha da zayıflatan bir faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. TSK’nın komuta kademelerindeki bu bilinçli boş bırakmaların, Erdoğan ve Perinçek’in henüz bu makamlar için yeterli olmayan daha alt rütbelerdeki destekçileri için bekletilmiyor olmasını düşünmek herhalde saflık olacaktır. Sınırlı sayıdaki terfiler ve buna bağlı emekliye sevker sayesinde Erdoğan ve Perinçek karşıtı subayların tasfiyesi de gerçekleştirilmiş olmaktadır. Kısacası 2017 YAŞ kararları ile Silahlı Kuvvetler’de 15 Temmuz sonrası yapılan tutuklama ve tasfiyelerden geriye kalan Batı/NATO yanlısı son amiral ve generaller de sistem dışına çıkarılmıştır.

Erdoğan’ın, TSK’nın komuta kademesi terfi ve atamalarında, kim olursa olsun kendi ile müttefik bir takım ‘çete’lerin arkasını kolladığı ve bu hedefe ulaşmak için farklı taktikler uyguladığı görülmektedir.

Genel olarak son iki YAŞ kararları bir arada ele alındığında; Erdoğan’ın, TSK’nın komuta kademesi terfi ve atamalarında, kim olursa olsun kendi ile müttefik bir takım ‘çete’lerin arkasını kolladığı ve bu hedefe ulaşmak için farklı taktikler uyguladığı görülmektedir. Terfi için tek yeterli kriterin SADAT, Ergenekon-Balyoz yapılanması, Perinçek’in Rus yanlısı aşırı ulusalcı çetesi, hatta Sedat Peker Çetesi gibi grup ve yapılanmalar ile ilişki halinde olmanın, hatta hiçbir özel yetenek ve yeterliliğe sahip olmamanın yeterli olduğu dikkat çekmektedir. Demokratik değerler ya da NATO/ABD veya AB ile ilişkiler konusunda en küçük bir eğilim göstermiş olmak terfi edilmemek ya da emekliye sevkedilmek için yeterli hale gelmiştir.

Terfi için tek yeterli kriterin SADAT, Ergenekon-Balyoz yapılanması, Perinçek’in Rus yanlısı aşırı ulusalcı çetesi, hatta Sedat Peker Çetesi gibi grup ve yapılanmalar ile ilişki halinde olmanın, hatta hiçbir özel yetenek ve yeterliliğe sahip olmamanın yeterli olduğu dikkat çekmektedir.

Kısacası, TSK’nın yeni terfi ettirilen komuta kademesinin ortak özelliği olarak NATO, ABD ve AB’den ayrışmış olmaları, hatta Erdoğan’ın söylemine uyumlu olarak ülke içinde yaşanan her tür olumsuzluktan bunları sorumlu tutmalarını görmek şaşırtıcıdır. Şurası muhakkak ki TSK içerisindeki Erdoğan yanlısı fırsatçı ve politik İslamcılar, aşırı ulusalcı kanat tarafından rahatlıkla kontrol edilebileceklerdir zira bu kişiler ulusalcı akranlarına göre daha yeteneksiz ve zayıf adaylardan seçilmiştir. Müteakip dönemde bunların elenerek ulusalcı rakiplerinin terfi ettirilmesi ve TSK’nın yönetiminin aşırılıkçı bir gruba teslim edilmesi bir sürpriz olmayacaktır.